26 Mart 2013 Salı

Trojan Horse

Bu da bir önceki yazıda eksik kalan Burhan Doğançay'ın 1978'de tamamladığı Truva Atı isimli çalışması.


Bu eseri bulmamı sağladığın için teşekkürler Merve Ö.

via artnet.com

23 Mart 2013 Cumartesi

Kent Duvarları, Kapılar, Kurdeleler ve Dahası

Dün bir arkadaşım vasıtasıyla yakından tanıdım kendisini, Burhan Doğançay. New York'u evi kabul etmiş, İstanbul ve Turgutreis'i mesken tutmuş, bir dolu ödül almış, bir dolu ilk başarmış, bence resim aşığı. Bence resim aşığı çünkü öyle kolay iş değil diplomat olarak gittiğin New York'ta "ben sadece resim yapcam arkadaş" deyip kendini adamak, hele ki bunu 60'larda yapmak. Öyle kolay iş değil 70'lerde 120den fazla ülke gezip fotoğraflamak ve bunları kendi tuvaline tohum olarak serpmek.
Aslında ben öyle pek anlamam empresyonizmmiş, ekspresyonizmmiş, benim bakış açım daha düzdür bu konularda, adam yeni, değişik bir iş yapmış be ve de değişik bir işi yapmaya 60larda başlamış. Bu nasıl bir bakış, bu nasıl bir zihin, bu nasıl bir tutku, üstelik konu ne olursa olsun yeni, değişik bir iş çıkarmak, hele ki babadan emanet alınıyorsa, oldukça zordur bence.
O dönemde zaten bir avuç olan sanatçıların toplumsal gerçekçiliğe yönelmiş olmasını, 70lere gelindiğinde bütün ülkeyi etkisi altına aldığı gibi resim sanatında da etkileri yoğun olarak gözüken öğrenci olayları ve siyasal çalkantı düşünüldüğünde, üstelik hukuk mezunu bir diplomatın kendini bu etkileşimlerden uzak tutabilmesi de ayrı takdir edilmesi gereken bir durum bence.
Çok eserini gösterdi arkadaşım, çok fazla serisinden bahsetti ama ben en çok Duvarlar serisinden etkilendim galiba. Hani böyle eski bir eve girince düşünürsün ya bu duvarlar ne kahkahalar, ne hüzünler emmiştir, kim bilir nelerin tek şahididir bu duvarlar dersin, Burhan Doğançay da benzerini demiş aslında ama biraz daha büyük düşünmüş o, bu şehrin duvarları demiş ne insanlar görüyor, ne insanların izlerini taşıyor, üstüne bir de diğer şehirlerin duvarlarını merak etmiş, o insanların izlerini görmek, hissetmek, şahit olmak istemiş ve bunun için de 120den fazla ülke dolaşmış, gittiği her yerde öyle güzel çalışmış ki fotoğrafların bugün bile arşiv olarak kullanıldığı söyleniyor. Siyasi afişin altından ucu gözüken ilanı merak etmiş mesela, çoğumuzun dikkatini bile çekmez, çoğu eserinde çok net gözüküyor altta kalana merak sarmış, onu görmeye, göstermeye, onu hissettirmeye, alttan ucu gözükene dikkat çekmeye çalışmış. Aslında biraz önce dönemin Türkiye'sinden etkilenmemiş dedim ama bu altta kalana dikkat çekmesi, onu vurgulaması Türkiye etkileşiminin sonucu olmuş olsa çok daha büyürdü gözümde ama maalesef öyle bir bilgim yok.
Hakkında öğrenip hoşuma gitmeyen tek bilgi de Mavi Senfoni tablosunun Murat Ülker'e satılmış olması.
Dün baktığım eserlerinden en çok hoşuma giden de Truva isimli çalışmasıydı, rüya gibiydi sanki, bir an için çok net, çok gerçek geldi, truva atının gövdesindeki tahtaların kıvrımlarını bile görebiliyordum ama aslında öyle bir gerçekliğin olmadığını da biliyordum, maalesef bu çalışmasının görselini bulamadığım için paylaşamıyorum burada, başka sefere artık.

12 Mart 2012 Pazartesi

söylenmemiş sözüm var sana

aslında ben seni sevdim hemde çok,
hatırladın mı bir resmimiz vardı senle ben tren raylarını kurmuşuz, ben 2 yaşında varım yokum, onun yanına uzanmışız sonra, mutluluk resmedilmemişse şimdiye kadar bir ucu bu fotoğraftan alınabilir dercesine bakmışız objektife
ama hep öyle kalmayacağımızı çok geç anladım ben, hep bir umut vardı içimde, bitmek bilmeyen bir umut vardı, çünkü idolümdün sen be adam, anlayana kadar yanlış olduğunu çok büyütmüştüm seni kafamda, büyük şeyleri yitirmek de ağır oluyor ve git gide ağırlaşıyor bana, kaldıramıyorum artık, olmuyor, daha fazla yitip gitmeni görmek istemiyorum. Ya ben senin garsonla konuşmanı bile örnek almıştım kendime be, kolay mı zannediyorsun bunları yazmak ama artık sadece o halinle hatırlamak istiyorum seni, tren rayının yanında uzanan uzun favorili halinle
biliyorum ben sana ne yapıyorum diyeceksin bunları okuyunca, haklısın sen bana birşey yapmıyorsun sen aynı sensin, aynı şekilde davranıyorsun ama anla artık ben o resimdeki ufaklık değilim, biliyorum ne boklar yediğini, duyuyorum, bayılırsın böyle şeyler söylemeye diye kullanıyorum, benim de kulağıma kar suyu kaçıranlar var artık, canımı acıtıyor o kar suları, istemiyorum, tanımadığım numaralara da gönül rahatlığıyla alo demek istiyorum, aklına gelir diye söylemek istedim bunların son olayla bir ilgisi yok o sadece bir tetik görevi gördü diyelim, çünkü senden öğrendiklerim arasında geriye kalan en değerli son şey paraya değer vermemekdir, hiç vermedim şu zamana kadar tıpkı senin gibi, daha çok şey vardı tıpkı senin gibi yapmaya çalıştığım ama artık hızlı hızlı kurtulmaya çalışıyorum onlardan,
velhasıl olmuyor, böyle olmuyor, uzakta olsak da birlikte olmuyor, biraz da böyle deneyelim be çakır, belki daha mutlu olmayız ama ya daha huzurlu olursak, benim o huzur için de umudum var
ve bir umudum daha var, bunları yüzüne söylemek üstüne



18 Temmuz 2011 Pazartesi

"Son Defa" Benim Hala Umudum Var

Bir şekilde haberim oldu bir şarkıdan. Eskilerden bir dost duvarıma yazmış.
Nasılsın, nasıl gitti? Alıştın mı sende? Rahat mısın artık İstanbul'da? diye girince şarkı, soğuk bir ter boşaldı hızla, irkildim bir an, sanki onunla konuşur gibi oldum. Zira çok zaman oldu konuşmayalı, sesini bile unutmuş olabilirim.
Sonra biraz daha dinledim şarkıyı, bir mısra sonra "bulabildin mi sonunda hep anlattığın o meşhur huzuru?" diye sordu, düşündüm biraz ne cevap vereceğimi bilemedim, tam o sırada yetişti imdadıma, "iyiyim ben, hep aynı şeyler işte, yalan dolan gülümsemeler. İyiyim ben hem sen tanırsın beni, ne yapsam ne söylesem, o geç kalmışlık hissi. İnan pek yeni bir şey yok, biraz yaşlandım tabi, biraz tenhalaştım."
Şimdiye kadar yazdıklarımın hepsi şarkının birkaç kısmıydı. Ve korkuyorum yakın zamanda telefonda konuşacağım birisiyle bu konuşmayı yaşamaktan. Çünkü bunlar gerçekse, çünkü sadece bunlarsa söyleyeceklerim, ozaman durum gerçekten can sıkıcı. O zaman birisine benim de sormam gerekerir niye geldim İstanbul'a, madem bir şey değişmeyecekti niye çekiyoruz bu sıkıntıyı, niye oturdum en yakınımın hayatının ta orta yerine, niye onun da düzeninin bir bacağını çektim kopardım?
Bu senaryo olurda ben bunları soruyor olursam, kime soracağım da mechul galiba.
Yada tekrar düşündüm de belli aslında:
ya sadece kendime soracağım ve bu sefer tamamen kendi kabuğuma kapanacağım
ya şu an yanımda duran adama soracağım ve bu sefer tamamen kendi kabuğuma kapanacağım.

Bunlar olmasın diye de başka şarkıya geçiyorum, tamda olması gereken şarkıya,

BENİM HALA UMUDUM VAR İSYAN ETSEM DE İSTEDİĞİM KADAR

4 Temmuz 2011 Pazartesi

İskele Babası

Bazen çok sevdiğin insanlar olur hayatında, bazısıyla çok küçükten aynı yolda bulursun kendini. Zaman gelir şişedekini paylaşırsın, zaman gelir cebindekini paylaşırsın, zaman gelir sadece aklındakini paylaşırsın, paylaşacak birşeyler bulursun işte, sırf onunla paylaşmak gerçekten güzel geldiği için. Sonra bir yanlışlık olur, bir hata olur, yollar sapar, yolda görüp kafayı çevirir iki tarafta. Ulan dersin neler paylaştık ama vakit kaybıymış, üstüne bir sünger çekersin. Köprüden önceki son çıkışta kurtarmışım pacayı diye düşünürsün hatta.
Yada aşktır senin için bir başkası. Düşünürsün, geceler boyu. Hep onu anlatırsın, canın hep ondan konuşmak ister. Zamanla işleri yoluna da sokarsın, ne güzeldir hayat o noktada, beraber, ten tene olmasa da beraber, aklında beraber, kalbinde beraber, en kötü telefonun ucunda. Sonra yine bir yerde devran döner. Bok edersin bir şeyleri, yada o bok eder. Fark etmez kimin halt ettiği bok olmuş bir kere üstün başın. Sonra üzülürsün, bittim dersin bittim, yok benim derdimden büyüğü. Tabi giderek azalır, azalır, azal, az kalır sonunda o dert. Ve bitti gitti işte ona da bir sünger çekersin.
Ama sünger çekemeyeceği bir elveda vardır, erkek çocuğuna. Belli bir yaşa kadar idolündür. Onun gibi kocaman olmak istersin, onun kadar heybetli. Arabayı onun kadar iyi kullanmak istersin mesela, yada ne bileyim garsondan hesabı onun gibi istemeyi düşünürsün. Belki ilk söylediğin kelimedir ikinizin ömrünün kesiştiği bölümde ona hitap edeceğin 4 harf. Zihnin kapalıdır sanki yada zihnini kaplamıştır. Sonra kafa kağıdındaki tarih hanesinden uzaklaştıkça zaman, senin kafanda açılmaya başlar. Bu sefer de örnek alacak bir şeyler bulursun tabi ama kötü örnektir onlar, onun gibi olamam, olmamalıyım demeye başlarsın bu sefer de. Ve bir elveda kopar zihninde boşalan yerde, boşluktan mıdır bilmem çok yankılanır o, bir tek sen duyarsın, bir kaç kişi de hisseder belki. Ama bir kere elveda dedinmi kafanda, ne sünger çekebilirsin, ne de kendi kara tahtana kendi tebeşirinle yazdığın elvedayı silebilirsin.
Sonra ne mi olur? Sonra iskele babası gibi beklersin deniz kenarında, yanaşan gemilerin birinden insin ağır ağır, çocukluğundaki heybetiyle diye.
Ama fazla bekleme sadece hayal kırıklığını arttırırsın.


9 Nisan 2011 Cumartesi

maceraya daldım dönücem

Az önce 1 saat 15 dakikadır yazmakta olduğum, yaklaşık 1 aydır içinde olduğum maceranın özeti olan şeyi bir çırpıda sildim.
Beni tanıyan ve burayı takip edenlerin zaten maceradan haberi var, benim özetim bana kalsın, herkes kafasındaki "bana göre" macerayı kendisi özetlesin...
Saygılar...

26 Ocak 2011 Çarşamba

yol arkadaşım


Gittiğim yol yol olsaydı karşıma daha düzgün bişeyler çıkardı belki...
Aslında kendileri arazinin gerçek sahiplerinden biri.

7 Ocak 2011 Cuma

31 Temmuz 2010 Cumartesi

İki Mısra Kadar Basit

İnsan oğlu garip yaratık, çok garip. Biraz fazladan üstüne düşersin, kaçan kovalanıra düşmüş bulursun kendini, biraz kendini çekersin, elinden uçup gitmeye kalkar. Öyle bir denge kurmak gerekirki, hem üzümü yiyebilesin hem de bağcıyı dövmeye gerek kalmasın.
Ama işte her zaman da olmuyor be kardeşim. Dengen alt üst olmuşken, ince hesap yapmak istemiyor bünye çünkü insan sesini duymak istiyor, bir kere gülüşünün içini ısıttığını farkettinmi hep yanında öyle gülsün istiyorsun, sabah sinirli uyanmamanın nasıl birşey olduğunu tatmışsın bir kere nasıl bırakasın, dokunmak istiyorsun, öyle bir sarılıyımki iliklerine kadar hissetsin samimiyetimi diyorsun ve sen bunları yapmaya çalışırken denge falan kalmıyor, haliyle.
Kimseyi kovalamak falan istemiyorum ben, avcı değilim zira.
Elimden uçup gitmesin diye kafesle falanda gezecek halim yok.
Ne yapmak gerek öyleyse?
Öyleyse konuşmak gerek kanımca. Net olmak gerek, tamamen olmasada bir kısmını netleştirmek gerek. Aslında bu sefer tamamen net olabilirmişim gibi geliyor, duvarları aralayabilirim gibi hissediyorum ama işte sorun kimin niyeti var o aralıktan içeri süzülmeye?
Yıllardır tek başına yaşanılan bir derebeylik bu, ben duvarlarım içindeki topraklarımı paylaşmaya hazır olsam bile dışarıdan gelecek olana yetermi burası?
Aslında her şeyin cevabı sadece bir şarkının iki mısrası kadar basit:
ama bu kez farklı olsun diye
sen denersen, ben de denerim



henüz etikete isim yazmak yasak!!!

29 Temmuz 2010 Perşembe

Have Something to Worry to Lose #2

Aslında çok şey vardı kafamda, #1'ı yazarken bu yazıda eserim diye düşünüyordum, taki bugün tüm öğleden sonramı bu şarkıyı dinleyerek geçirene kadar. Öyle kısımları, öyle içimi açtı ki "kalbime temiz hava girdi", ciğerlerime de her zamankinden fazla sigara. O yüzdendir yazıya bir şarkı ithaf etmek yerine yazının iskeletine bir şarkı oturtmayı seçtim. Dinledikçe, zaten kafamda dönüp dolaşan resimlerin çevirisi gibi gelmişti çoğu kısmı, benim sözcüklerime dayansaydı bu kadar sağlam olurmuydu, onu bilmiyorum...

I never knew perfection tilI heard you speak, and now it kills me
Just to hear you say the simple things
Now waking up is hard to do
And sleeping is impossible too
Everything is reminding me of you
What can I do?
It’s not right, not OK
Say the words that you say
Maybe we’re better off this way?
I’m not fine, I’m in pain
It’s harder everyday
Maybe we’re better off this way?
It’s better that we break…
A fool to let you slip away
I chase you just to hear you say
You’re scared and that you think that I’m insane
The city look so nice from here
Pity I can’t see it clearly
While you’re standing there, it disappears
It disappears
It’s not right, not OK
Say the word it should say
Maybe we’re better off this way?
I’m not fine, I’m in pain
It’s harder everyday
Maybe we’re better off this way?
It’s better that we break
Saw you sitting all alone
You’re fragile and you’re cold, but that’s all right
Life these days is getting rough
They’ve knocked you down and beat you up
But it’s just a rollercoaster anyway
It’s not right, not OK
Say the words that you say
Maybe we’re better off this way?
I’m not fine, I’m in pain
It’s harder everyday
Maybe we’re better off this way?
I’m not fine, not OK
Say the words that you say
Maybe we’re better off this way?
I’m not fine, I’m in pain
It’s harder everyday
Maybe we’re better off this way?
It’s better that we break, baby


henüz etikete isim yazmak yasak!!!

27 Temmuz 2010 Salı

Have Something to Worry to Lose #1

Bir şeyler oluyor 15 gündür hayatımda. Uçundan dokunuyorum, farkındayım ama kontrol edebilecek kadar hakim olamadım henüz, sarılamadım daha ve çok merak ediyorum sarılmanın hissiyatını.

Güzelmi olacak? yorulcakmıyım? terlicekmiyim?Çok da umursamıyorum aslında ama bu üçü aklımdaki soru işaretlerini düşündüğüm zaman, buzdağının kelimelerde can bulabilen tarafı sadece. Net olarak bildiğim tek bir olgu var, çok istiyorum. Uzun zamandır farkında değilmişim meğer ama bu kadarcık kısmını bile çok özlediğimi anlıyabiliyorum...

(sadece giriş kısmında kalıyorum, şimdi ev kalabalıklaştı, arkası gece gelir)



girişin şarkısıda http://fizy.com/s/1ago1j olsun, çünkü 15 gündür farklı bi kafayla dinliyorum...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Yazar Yazamazsa


Aylardır yüzene bakmadığım bu sayfaya birşeyler eklemek istedim bugün, 3 kere yazdığım her şeyi sildim, beğenemedim.

Neden böyle oldu? Orasını bilemedim ben!!!

30 Eylül 2009 Çarşamba

O Yer



Bir yer arıyorum kendime hala

Yaşamak,

Sadece milyonların arasından akıp gitmek istiyorum

Öyle çok şey istemiyorum yani

Güneşten biraz serin olsun

Serin olsun dediysek tenimi yaksın ama

Yada musalladan biraz sıcak

Varsın biraz üşüsün ellerim, ayaklarım

Bir kötü çorap, bir kesik eldiven yeter onları ısıtmaya

En önemlisi dalga sesi olsun, mutlaka

Karayı dövüşünü duydunmu dalgaların,
Hemen arkasından martıların çığlığı gelir çünkü

Offf kim sevmezki o çığlığı

Birden duyar gibi oldum

Tuz kokusunu çağırdı genzime

Şimdi bile...

Art of Survive


Kendine göre uzun sayılabilecek her ömür geçerken çok şey öğrenmeli insan. Ve öğrendiklerini uygulayabilmeli, hayata tutunabilmek için.

Bugün tam 7 defa ölüm geçti aklımdan. Bu noktada dengemi koruyamazsam, ayağım kayarsa, düşersem, ölürüm herhalde dedim kendi kendime. Bazen de biraz daha iyimser olarak, ki sevmem iyimser olmayı, bir tarafım kırılır dedim. O 7'nin 3'ünde düştüm ben bugün, ama hiç öyle film şeridi falan geçmedi gözümün önünden, gerek de kalmadı zaten. Çünkü, ben bile unutmuşum, düşmeyi öğreneli çok olmuştu. Çok önceden öğrendiğim bir şeyi tatbik ettim bugün ve HAYATTA KALDIM.

Hatta iyimserlikte de baya cimri davranmışım, kırık falan da yok, sadece bir kaç sıyrık, okadar. Ama o kadarı da lazım artık. Çünkü çok önceden(bir orospu çocuğundan) öğrendiğim başka bir şey daha var KAN ÇIKMADAN KAZANILMAZ...

21 Temmuz 2009 Salı

Bu Neyin Kafasıydı Böyle

Saat neredeyse 1 olmuş, yeni kapattığım bir telefonun üstüne bir yenisini açıyorum, onun üstüne bir yenisini daha. İçimdeki birileriyle Türkçe konuşma isteğini bastıramakta zorluk çekiyorum o gece. Ne yazıkki içimde bastıramadığım bir şeyler daha var. Nasıl bir kafadayım kelimelere dökemiyorum. 450 km uzaktan sesimi duyanlar, içimdeki enerjiden korkarak konuşuyor o gece.

Bir şeyler yapmalıyım, bu gece bir iz bırakmalıyım. Sürüden ayrılıyorum, sırf bir kurt kapmaya çalışırmı, o kurtla bir boğuşma yaşarmıyım diye bırakıyorum onları. Yürüyorum, nerede olduğumu bilerek ama nasıl bu ruh haline büründüğümü bilmeyerek. Ağır bir düşüşe benzetiyorum bu hali, ama nereden biliyorum, zira ben daha önce hiç düşmedimki. Biraz daha yürüyorum, tavuk-pilavcıda kısa bir mola. Bakınıyorum, ama bulamıyorum. Bela bu yakınlarda da değil bu gece. Ve yürümeye tekrar devam, loş bir ışık eşliğinde süzülüyorum Tunus'tan ve tam bu sırada karşıma çıkıyor o vurgun 206. Vurguna vurulmaz aslında bizim oralarda, Çakırdan, Hocandan öyle duyduk, öyle gördük ama bu sefer değil, napalım. Savuruyorum orta şiddette bir tekmeyi camına. Camdaki örümcek ağı belirir belirmez devam ediyorum yola. Atladığım ilk sarışın, Faikhaneye ulaştırıyor beni. Anahtarı kapıya yerleştirir yerleştirmez fark ediyorum, son bir haftanın en huzurlu dakikaları Faikhanede beni bakliyor, bir kaç saat de olsa sessizlik, sonunda.

Sonra ne mi oldu, kafayı kazıdım. Taxi Driver izleyeli çok oldu halbuki ama neden etkilendim, neyin kafasıydı bu, hala anlamış değilim...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Dünya Yerinden Oynar

Sürekli olarak yol yazıları yazıyorum bu günlerde. Aslında blog'un adına da çok uygun, ama yanlış anlaşılmasın ipim kuşağım denk kendimi vurduğum yollar değil. Tamamı Tuprag etiketi altında, ya onlara fatura edilmiş otobüslerle aşılan yollar yada lüksün vites kutusu yanına açılan bir paket antep fıstığı anlamına geldiği Hiluxlarla çıkılmış yollar. Bu yazı da bir şirket gezisinde çıktı. Yolculuk bir devrin battığı yere, Çanakkale'ye.

Bir önceki yolculuğumda edindiğim yol arkadaşım Zar Adam yine yanımda, ama bu sefer tek başına yeterli olamıcağını bildiğim için uzunca bir playlist hazırlamıştım akşamdan. Severim bir kaç gün önceki kafayla hazırlanmış playlistleri.Ruh hallerimi tekrar hatırlatır bana.

Her neyse güzergahımız önceden belirlendiği için ve benim bunda bir yaptırımım olmadığı için değişik bir rota çizemiyoruz. Mesela bu yazıya başlamadan 20 dakika kadar önce akşam yemeği için durduğumuz şehir, aslında ilk kez ayak bastım ama daha önce binlerce kere cümle içinde kullanmıştım şehrin adını ve her cümlede mutlaka bir(kaç) küfür virgülmüş gibi rahat kullanılıyordu. Çocukluğumda Rivers'ı, Griffith'i izlemek için gittiğim Tofaş maçlarıyla başlamıştı tanışıklığımız, Dünya Yerinden Oynar Bursa'dan Erkek Çıksa çığlıklarıyla samimileşmiştik, ama ilk ayak bastığım yerde yine bu cümle geldi aklıma, dünya yerinden oynasın, çünkü yıllardır pidesi ayrı döneri ayrı yediğim şeye ismini veren, bütün dönercilerin ağa babası İskenderoğulları bu şehirden çıkmış. Adamların soyadına hürmeten siparişi alan garsona hiç bir tarifte bulunmadım, her şey şefe bırakılmıştı. İyiki de öyle yapmışım, ben böyle bir şey yemedim heralde.

Ama fazlada soru işareti bırakmak istemem akıllarda, bu İskenderoğulları haricinde bir de bizim sonradan Altaylı Alp var, gerisi için hala aynı tezahurat geçerli.



Not: Yazı aslında 26.06.2009da yazıldı

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Yeni Nesil Dolandırıcılık

Cumartesi sabahı saat 8.15 sadabad sitesindeki takım kampında +393193269040 numaralı telefondan aldığım cevapsız çağrı üzerine uyanıyorum.Bütün gün düşünüyorum +39 neresi diye, çevremdekilere soruyorum, bilen çıkmıyor. Mumiden istersen geri arıyalım teklifi alıyorum ama o saniye şans benimle, düşünmeden geri çeviriyorum. Ve bugün +39u da buldum numaranın geri kalanının ne bok olduğunu da. Cumartesiden beri kimdir, bu telefon kodu neresidir diye düşündükten sonra bugün önce ülke kodunu buldum bununla da kalmayıp bütün numarayı google' a yazdım ve karşıma yeni nesil telefon dolandırıcılığı başlıklı bir çok yazı çıktı. Bu işi yapan kişiler bu ve buna benzer numaralardan 1 cevapsız çağrı bırakarak merak uyandırıyorlar ve bu merak sonucu siz bu numarayı geri arıyorsunuz, ancak internetteki yazılardan okuduğum kadarıyla karşınıza çeşitli yabancı dillerde konuşan bir robot çıkıyormuş ve tabiki sizi olabildiğince oyalamaya çalışıyormuş, karşılığında da dakikası 50$ civarı bir fiyat faturanıza yansıyormuş. Ayrıca aramayı siz yaptığınız için de faturaya her hangi bir şekilde itiraz hakkınız bulunmuyormuş. Buna benzer bir yazıyı da mail olarak yolladım tanıdıklara ve bende düştüm bu tuzağa tarzı cevaplar geldi. Aman dikkat bu veye buna benzer numaralardan gelen cevapsız cağrılara itibar etmeyinki canınız yanmasın...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Cittaslow



Şeytanın sürekli olarak dürttüğü, bırak bu koşuşturmayı, telaşı, git bir kıyı kasabasında sakin sakin gün batımına karşı ayaklarını uzat, şişende ne varsa inceden onu yudumla dediğini duyuyorum sıklıkla. İşte bu günlerin birinde görmüştüm Cittaslow oluşumunu. Ahhh demiştim Chianti de olmak vardı anasını satayım. Taş evlerin soğuk mahsenlerinden çıkarılan, yerli mahsül bir şişe şarıbı ağır ağır , yağ gibi kaydımak vardı boğazımdan. Ve şimdi Türkiyenin Chianti'si olmak için adım atmış Seferihisar.

Cittaslow Yavaş Şehir demekmiş İtalyancada.

"Yavaş şehir" olabilmek için nüfusun 50 binden fazla olmaması ve 50'den fazla kriteri karşılamak gerekiyormuş. Sadece şehirler değil kasabalar da "yavaş şehir" unvanını alabiliyormuş.
Avustralya, Güney Kore, Norveç, İspanya, Hollanda, Almanya, İngiltere, İskoçya, İsveç gibi ülkelerde 100’e yakın şehir şu anda “yavaş şehir” sertifikasına sahip.
Gereken kriterler ise şöyle: Enerji tasarrufu planlamasına önem verilmesi, kültürel ve tarihi değeri olan tarihi merkezlerin korunması ve geliştirilmesi için çalışmalar yapılması, trafik güvenliğinin planlanması, devlet binaları ve okullar arasında bisiklet yollarının yapılması, kentin yerel bölgesinin yiyeceklerini ön planda tutması...

24 Haziran 2009 Çarşamba

birkaç güzel insan birkaç güzel gün #1

AŞTİ'ye ilk adım atmamla başlamıştı kaos dalgası ve içimdeki korku. Kinyas ve Kayra isimli bir kitap olduğunu ilk defa benden duyan kitapçılar karşıladı beni. Üstüne Mario Levi'yi sorunca sanki bir taverna şarkıcısının 100 adet basılmış plağını soruyormuşum gibi bakan gözlerle içlerinden küfürü bastılar bana. Daha fazla şansımı zorlamadan hiçin lafını kesip kapattım telefonu ve önüme ilk çıkan çok satanı aldım yol arkadaşı olarak.
Aslında her zamanki gibi başlayacak bir otobüs yolculuğuydu, merdivenlerden ilk adımımı attığımda biliyordum hiç uyuyamıyacağımı. Yine uyuyormuş gibi yapıp onlarca şey düşünecektim, 8 saat boyunca önümdeki 4 güne hayallerde bir giriş yapacaktım.
Öyle de oldu, yol boyunca düşündüm, düşledim, boşulukları doldurmaya çalıştım, doluları da taşırmaya. Yol boyunca biraz Zar Adam eşlik etti bana, biraz bonbon, gerikalan tüm zamanda kendim ve ben baş başaydık, mahkumların volta atışları gibi sıkıntıdan sürekli bacak değiştirerek tamamladım 8 saati.
Sonunda aylar sonra kutsal topraklardaydım. Ama bir farkla, bu sefer çok sevdiğim ağaçlı sokağa hiç uğramayacaktım. Biraz gizli saklı ama bir tek kişiden habersiz, dağınıklık içindeki düzen gibi birşey işte bilmiyorum...
Saolsun Alpikevicuous evini açtı bana, yine olsa yine geri çevirmez, her zaman kapısını açar sonuna kadar biliyorum ama olsun benim için önemli...
Arada geçenler başka bir yazı konusu olur, oyüzden hemen cumartesi sabahına atlıyorum, Avniyle hiçi alsancaktan alıyoruz ve tanıdık yollara koyuluyoruz: ÇEŞME...
Futbol, transfer ve dedikodusu, Altay, Karşıyaka dolu bir yolun üstüne Çeşme'nin en sıcak odasına yerleşiyoruz, gerçi bu iki uğursuzun daha iyi bir oda bulması da Yavuzhan'ın Bold Pilot'ı geçmesi kadar zor bir ihtimaldi bence(benzetmenin alt yapısı çok önemli). Oda'da daha fazla duramadık tabiki ve kendimizi İlaydaya attık ve alkole başlamış olduk. Uzun zaman varki aynı masada tokuşmasın bardaklar...Az bir zaman sonra 3lüyü tekrar topladık ve ver elini Shayna.
Ama ne Shayna...
1-2 saatlik bir periyot varki geçirdiğimiz, dünyaya geçirdik üçümüz. 25 kişi dolaşılan onlar günleriyle hiç bir açıdan bağ kurulamayan, huzurun sakinlikle, dinginlik arasında bir yolda ama aynı paralellikte yol aldığı 1-2 saat. Tabiki alkole devam...


Şimdiyse İŞ ve İŞ o yüzden de üç noktanın devamı sonra gelsin!!!

24 Mayıs 2009 Pazar

heyecan!!!

Önce gözlerimin dolduğunu fark ettim, ama kendimi tuttum, gözümden düşecek ilk damlanın odadakileri de etkileyeceğini bilerek kendimi sıktım, ama ellerimin titremesini durduramıyordum, zangır zangır titriyordu parmaklarım, ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum. Herkesin dikkatini çeken de bu oldu zaten, dev adam 8 şiddetinde sallanıyordu. Cebimden çıkardığım paketi açamayışımla iyice perçimlenmiş oldu titremeler. Yardımla açtığım paketin içinden çıkan kutuyu açamıyordum bu kezde, yine yardımıma birisi yetişti hemen. Artık herkesin fark ettiği heyecanımı hafifletmek için yüksek sesle dile getirdim, "birisi şu kutuyu alsın elimden ben heyecandan açamıyorum".

Ama yeni anne benim kadar sıkamamıştı kendisini, bir şeyler söylememi beklemeden, yanağına ilk dokunuşumla koyverdi yaşları, işimi zorlaştırdığını fark etmemişti, o sadece anneliğin duygusallığına adım atıyordu, kucağındaki canıyla kazandığı hassaslığı gözler önüne seriyordu biraz utanarak. Ben yine de kendimi tutmaya devam ettim, anı kurtarmak adına birkaç soru sıkıştırdım hazırlarından. Cevapların ne olduğunu dinlemeden, ama önemser gibi yaparak biraz daha sıktım kendimi.

Sonunda odanın dışına attım kendimi, eşikten adımımı atmamla ilk yaş kendini bıraktı yer çekimine, titrememi de beraberinde götürerek rahatlattı ruhumu.

Daha önce hiç düşünmediğim kadar heyecanlanmıştım bir kız karşısında ve üstelik sadece 5 günlüktü daha.

Büyüdükçe daha nice heyecanlarına...

Hoşgeldin Doğa...